Mimar'ın Sitesi Ana sayfaya dönüş

Zelzele Dalgalan sen gururumuz olan bayrağımız. Dalgalan ki, göğsümüz kabarsın.

DEPREM, ESKİ YAPILAR VE ALINACAK DERSLER

 

17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde Marmara Bölgesi ve Düzce’de vuku bulan depremler bizi gerçekten çok yaralamıştır. Buna üzülmemek mümkün değil. Ancak üzülmek, sonucu değiştirmediği gibi, fazlaca hayıflanmak da ortadaki manzarayı değiştirmek için yeterli bir yöntem değildir. Yapılacak şey, meseleyi bütün yönleriyle ortaya koyarak bundan böyle bu tür felaketleri yaşamamak olmalıdır.

Artık herkesçe de malum olduğu gibi, ülkemiz alanlarının % 96’sı deprem riski altındadır. Deprem tarihimize baktığımızda büyüklü küçüklü birçok deprem 3-5 senede bizi yoklamış. Bu durumda bize iki alternatif kalmaktadır:

1.       Riskli bölgelere yapı yapmamak, yerleşime açmamak,

2.       Riskli bölgelere yerleşmek ve yapı yapmak gerekiyorsa,

a.       Jeolojik şartları ıslah etmek,

b.       Yapıları depreme dayanıklı olarak inşa etmek,

c.       Veya her ikisini birden yapmak.

Deprem vuku bulduğunda ortaya çıkan hasarın büyüklüğü şu faktörlere bağlıdır:

1.                   Depremin alet bazında büyüklüğü, titreşen bölgenin genişliği ve sarsıntının süresi,

2.                   Ortaya çıkan depremin yerleşim bölgesine olan yakınlığı,

3.                   Yerleşim bölgesinin jeolojik yapısı ve şartları,

4.                   Depreme muhatap yapının çeşidi, statiği ve yapım kalitesi.

 

Depreme dayanıklı yapılar yapılması hususunda yapılan hataları şu başlıklar altında toplamamız mümkündür:

A. İmar planlarından kaynaklanan hatalar,

B. Siyasi kararlar neticesinde ortaya çıkan hatalar,

C. Projelendirme hataları,

D. Tatbikat ve denetim hataları

E. Kullanıcıdan kaynaklanan hatalar

A. İMAR PLANLARINDAN KAYNAKLANAN HATALAR:

Hatalar zincirinde en önemli olay imar planlaması sürecinde yaşanmaktadır. Herkesçe de malum olduğu gibi bir yapı yapabilmek için muhakkak o yere ait herhangi bir imar planı olması gereklidir. Yoksa yapı yapamazsınız. Jeolojik yönden fazlaca problemli zeminlerde ve hele hele fay hatlarının üzerine yapılan yapılar insanı fazlasıyla ürkütmektedir. Bizim kendi insanımıza ne kastımız olabilir veya insanımızın kendisine ve çoluk çocuğuna hangi kastı olabilir diye düşünmemek mümkün değil elbette.

Körfez şeritlerinde rant kaygısı, yer kazanmak vb. gerekçelerle denizin doldurulması ve buralara yapı yapılması,

Özellikle Adapazarı gibi yerlerde nehir deltalarına yapı yapılması,

Jeolojik yönden fazlaca uygun olmayan yerlere verilen kat sayısının gereğinden fazla olması,

Adapazarı, Gölcük ve Yalova’da meydana gelen hasarların başlıca sebebini yukarıda sayılan hatalar oluşturmaktadır.

B. SİYASİ KARARLAR NETİCESİNDE ORTAYA ÇIKAN HATALAR:

Yukarıda, hepinizin bildiği gibi imar planı dışında yapı yapmak mümkün değildir derken, hepinizin gülümseyerek; "O zaman bunca gecekondu ve imar afları ne o zaman?" dediğinizi duyar gibi oldum. Yasaların çıkarıldığı, merkez-i hükümet olan Ankara’da yapıların % 70’i gecekondu statüsündedir. Herkesçe bilindiği gibi imar planı dışında hem de devlet ve vakıf arazilerine gider bir güzel gecekondunuzu yaparsınız, arkadan da devlet ve belediyenin imkanları peşinizden gelir, seçimlerden sonra da bir güzel af çıkar, oldu size meşru bir yapı. Gayrimeşru ve gayriteknik yapınız siyasilerin bir kararı ile hemen meşrulaşıverir. Siz tek eve razı iken arkadan da oraya imar plan tadilatı yapılır. Kaks ve taks neticesinde sizin arsanıza 10-20 daire çıkar. % 50 ile verir bir anda 5-10 daireniz oluverir. Böyle köşe dönmek dünyada Türkiye’den başka hangi memlekette var?

Gecekonduların yapılış şeklini, teknik imkanlardan ne ölçüde faydalandığını/faydalanmadığını anlatmaya gerek yok zaten. Burada yapılan hata, bütün hataları ihtiva etmektedir. Yanlış yer seçimi, yanlış projelendirme, tatbikat ve denetim hataları, kullanıcı hataları bu şıkta külliyen mevcuttur.

Keza her depremden sonra kimse “fay hattından bu şehri kaydıracağız, zemini sağlam yere geçilecek, insanımızın sağlığı için bu gereklidir” dememektedir. “Yıkılan şehrimizi yeniden yapacağız” demektedir. 1967 depreminde yerle bir olan Adapazarı, denildiği gibi yeniden yapılmış ama 1999’da yine yıkılmıştır. Şimdi aynı laf:”Adapazarı’nı yeniden yapacağız” denilmektedir. 1939 yılında yeniden yapılan Erzincan, 1992 yılında tekrar yıkılmış, akabinde –Allah korusun- yeni depremde yıkılmak üzere bir daha yapılmıştır. Hata hatayı doğurmaktadır.

C. Projelendirme hataları,

Ortaya çıkan hasarlarda önemli bir yeri olan proje hataları özellikle konut yapılarında bulunmaktadır. Mimar ve statikerin iyi bir diyalog içinde olmaması, deprem yönetmeliğinin tam uygulanmaması malum sonucun doğmasında önemli etkenlerdendir.

Projelendirmede ortaya çıkan hataları şu başlıklar altında açıklamak mümkündür:

1.      Yanlış geometrik düzenleme:

Farklı aks aralıkları, kirişlerin binanın bir ucundan öteki ucuna kadar kolonlarla birleşmemesi, kirişlerin altta herhangi bir mesnet olmadan birleşmesi,

2. Yumuşak kat oluşması:

Farklı kat yükseklikleri depreme davetiye çıkardığı gibi, özellikle zemin katların 1,5 kat yüksekliğinde olması, dükkan vb. olmakla duvarların sadece doğrama ile kapatılması neticesinde zemin kat seviyesinde rijitlik azalmıştır. Burada oluşan yumuşak katlar telafisi imkansız hasarlara yol açmaktadır.

3. Kısa kolon yapılması:

Kolon ve kiriş açıklıklarını tam olarak doldurmayan bölme duvarlar yapılması, kiriş hizasında az yükseklikte şerit pencere yapılması gibi hatalarda kolon yük taşıma limitini aşmakta ve çok büyük deprem kuvvetlerini çekmektedir.

4. Strüktürde zayıf kolon kuvvetli kiriş yapılması:

Doğrusu kuvvetli kolon zayıf kiriş daha doğrusu, kuvvetli kolon, kolondan az kuvvetli kiriş yapmak iken, bunun tersi yapıldığı taktirde; gelen deprem yükü önce kolonu kesince binanın yıkılması mukadder olmaktadır. Halbuki kuvvetli kolon-zayıf kiriş yapılsa kirişin kesilmesi durumunda kolonlar sağlam kalacağı için binanın yıkılma ihtimali daha azdır.

5. Dilatasyon derzlerinde oluşan çekiçleme:

Aşırı yanal ötelenmeden dolayı iki bina arasındaki dilatasyon derzlerinde oluşan çekiçleme etkisinden dolayı büyük hasar meydana gelmektedir. Bitişik yapıların yanal rijitliği yeterli değilse deprem sırasında oluşan yanal ötelenmeden dolayı birbirine çarparlar. Şayet döşeme seviyeleri bir değilse döşemenin diyafram etkisiyle o katın bütün kütlesi öbür binanın kolanlarının ortasından çarparak büyük hasar verebilir.

6. Kolon etriyelerinin yeterli olmaması:

Kolonlardaki dikey donatıya sarılan etriyelerin amacı dikey donatının burkulmasını önlemektir. Şayet yeteri kadar etriye ile sarılmazsa burulmadan dolayı kolonlarda kırılmalar olmaktadır.

7. Taşıyıcı sisteme takviye yapılmadan kat ilavesi çıkılması

İmar affı çıkması veya imar planı değişikliklerinde gündeme gelen kat ilavesinde alttaki statik durum düşünülmeden kat çıkılması da yıkıma davetiye çıkarmaktadır.

 

 

D. Tatbikat ve denetim hataları

  1. Deprem bölgeleri için belirlenen vasıfta kolon kiriş birleşim detaylarının uygulanmamış olması,
  2. Kolonlarda projede belirtilenden daha az sayıda etriye konulması,
  3. Beton imalinde niteliksiz veya düşük nitelikte agrega kullanılması,
  4. Kalitesiz şantiye şartlarında oluşturulan beton karışımları,
  5. Demir kesitlerinin projede öngörülenden az olması,
  6. Piyasada satılan, normal demirden % 20 daha ince kesitte demir kullanılması

 

 

 

 

 

E. Kullanıcıdan kaynaklanan hatalar

1.                   Giriş katlarında mağaza düzenlenmesi amacıyla cephe kolonlarının kesilerek kaldırılması,

2.                   Balkonların ağır malzeme ile kapatılması,

3.                   Ara bölmelerde lüzumsuz ve proje dışında ekleme ve kaldırmaların yapılması,

4.                   Metal ve/veya ahşap konstrüksiyonla kapatılan ve kullanıma dahil edilen teras katları,

5.                   Bina kullanım sürecinde mimariyi kendi arzusuna göre değiştirmek için perde duvarların kesilerek azaltılması.

 

BİR SORU: YENİ YAPILARIMIZIN YIKILDIĞI YERDE OSMANLI DÖNEMİ BİNALARI NEDEN YIKILMIYOR?

Gerçekten, herhangi bir konferans, panel veya başka vesileyle başka mesleklerden olan kişilerle görüştüğümüzde fazlaca sorulan bir soru bu. “Şimdi teknik, fen ilerledi ama 500-700 yıl önce yapılan binalar hâlâ ortada, yeniler niçin yıkılıyor?”diye soruluyor. Bunda teknik olarak detaylara girmeden şunu belirlemek gerekiyor: 1508 yılında İstanbul’da vuku bulan büyük depremde bazı camilerin kubbeleri çatlıyor. Bir heyet bir sene depreme dayanıklı yapının nasıl yapılacağını sorguluyor. Bu heyette hassa mimarlar ocağından, ülkenin her tarafından tatbikatçı insanlar konuyu tartışıyor. Başarılı oldukları muhakkak ki, yeni yapılarımız yıkılırken hala onlarınki dimdik ayakta duruyor.

Burada eğitim bazında önemli bir etken de Mimarlık fakültelerindeki bazı hocalarımızın yapı yapmamış olmaları. Çünkü yapı yaparak yapının ne olduğunu pratikte öğrenmeden bunun doğrusunu mimar adaylarına öğretmeleri mümkün mü? Bir diğer etken de karar verme sürecinde filanca müdür, filanca makamlar bir araya geliyor. Yani kararlar uygulayıcıların, bilim adamlarının görüşlerinden ziyade siyasi ağırlıklı çıkıyor. Alınan kararların isabetliliğinin ise neticelere bakılarak anlaşılması mümkün. Bu sıralar çıkarılan bazı düzenlemelerin ise başarısını yapılar yapılıp –Allah korusun- deprem olduktan sonra göreceğiz.

SÜLEYMANİYE’NİN TEMELLERİ:

Mimar Koca Sinan, Sultan Süleyman için yapacağı caminin temellerini attıktan sonra epey bir süre yapıya başlamaz ve bekler. Bunu sorduklarında "temellerin oturmasını bekledim" der. Burada anlamamız gereken şudur. Sinan bilindiği gibi dünya dört kıta iken, üç kıtada bulunan bütün medeniyetleri gezmiş ve onları mezcetmiş bir mimardır, mühendistir, akustikçi, ve benzeri alanların uzmanı ve uygulayıcısıdır. Onun buradaki tavrı, zeminden kaynaklanabilecek problemleri daha temel aşamasında iken etüd etmek, çıkabilecek problemi işin başındayken halletmek olarak düşünebiliriz.

Ama biz ne yapıyoruz. Fay hattına yapı yapıyoruz, çürük zemine gerekli tedbirleri almadan bina inşa ediyoruz. Neticede de ağlıyoruz. Halbuki ağlamak yerine şu modern asra yakışır, ilmi neticelere uygun planlama ve yapılar yapsak güleceğiz gerçekten.

Başta Sinan olmak üzere Osmanlı yapılarının zelzele ve deprem sınavından başarıyla geçmeleri onların torunları olarak ibret almamız gereken bir durumdur. Ayrıca bir eski eserlerimize arsa gözüyle bakmaktan da kurtulmalıyız. Bir çoğu vakıf kökenli olan eski eserlerimizi onları bize bırakan Vâkıf ecdadımızın emanetlerini korumamız torun olarak ve hukuki olarak bir borç olduğu gibi, turist çekmesi, yerine yeni yapılar yapıldığında gereksiz masraf olması nedeniyle ekonomik açılardan da muhafaza etmemiz kendi kârımızadır. Ayrıca çoğu eserimizin “Avrupa Ortak Mirası” kabul edildiğini de düşünürsek, AB kapısında bir ülkenin Avrupa Ortak Mirasındaki yapılarını defterden silmesi elbette düşünülemez.

BİR DÜNYA KENTİ İSTANBUL:

Çoğu Avrupa kentleri daha 600-700 yıl öncesinde yok veya köy iken, İstanbul’umuzun 2000 sene öncesinden dünyaca meşhur bir şehir olduğunu düşünürsek elimizdeki kültürel mirasın önemi anlaşılmaktadır. Kendimizi küçümsemeyelim. Elimizde bulunan eski eser stoku dünyanın imrendiği bir durumdur. Onca gelen turist bizim kültürel değerlerimizi görmeye gelmektedir. Onlar olmaz ise boş araziye kim gelir. Kendi kültürel kimliğimizi korumakla hem şahsiyetli bir yapıda oluruz hem de ekonomik yönden durumumuz daha iyi olur. Safranbolu gibi kente giriş levhası sarı olan yani tamamen korunması gerekli bir kent olup UNESCO’nun listesinde bir kenti olan kaç ülke var? Kentlerimizi oluştururken eski dokularımızı ve eski eserlerimizi yok etmeden ve onlara saygı duyarak, onlarla beraber ve bir arada yaşayarak geliştirmeliyiz. İmar hareketlerini imha hareketlerine dönüştürmenin kimseye faydası olmaz.

 

ESKİ YAPILARIMIZDAN ALACAĞIMIZ DERSLER:

Sadece depreme dayanıklı yapılar yapmak meyanında değil, şehrin güzelliği, manzaradan istifade etmek, ekonomik ve birbirine saygılı yapılar yapmak için çok uzaklara gitmemize gerek yok. Ülkemizin her köşesini yüzyıllardır depremlere ve tabiat şartlarına göğüs gererek süsleyen abide ve eski eserlerimize dönüp bakmak ve onları görmek gerekiyor.

a.       Eski yapılarımız genelde simetrik bir plana sahiptir. Bu tür yapıların deprem gibi yanal itme kuvvetlerine karşı davranışı genelde olumludur. Selçuklu ve Osmanlı dönemi yapılarının depremlerde yıkılmamalarının bir nedeni de budur. İşte biz buradan hareketle yapılarımızı simetrik yaptığımız takdirde onları yıkılmaktan korumuş oluruz.

b.       Abidelerimiz ve eski eserlerimizi kütlesel yönden tetkik ettiğimizde, eserin ağırlık merkezinin binanın içinde kaldığını hatta ortalarına (hem yataydan hem düşeyden) tekabül ettiğini görmekteyiz. Bu da deprem yüklerine karşı yapının stabil davranışlar içinde bulunmasını temin etmektedir. Biz de kütle planlamalarımızı bu şekilde yaparsak depreme dayanıklı yapılar üretmiş oluruz.

c.       Eski yapılarımızın statik değerleri incelendiğinde tamamen zorlamadan uzak, basit ama fevkalade düzenli davranışlar gösterebilen statik değerlere sahip olduklarını görmekteyiz. Bu konuda aslında bir Bizans dönemi yapısı olan Ayasofya Camii ile bir Osmanlı camiini mesela Süleymaniye'yi karşılaştırmak yeterlidir. Çünkü Ayasofya bilindiği gibi diğer bazilikaların tersine ortada bir tam kubbe giriş-apsis aksında gelişen iki yarım kubbe ile lineer bir planlama arzusu ile zorlamalı bir statik yapı ile inşa edilmiştir. Bu nedenle de bir kaçı ayin sırasında olmak üzere bu yapı çok kereler çökmüştür. Şu anda ise Mimar Sinan'ın yaptığı ana kubbe, kontrforlar, dört köşeye yapılan dört minare ve diğer statik tedbirlerle yani Osmanlı desteği ile ayakta durmaktadır. Buna karşın Süleymaniye hiç bir ek desteğe ihtiyaç göstermeden dengeli statik değerleri ile ayakta durmaktadır. İşte yeni yapılarımızda da saplamalı kirişler, kolon gelmesi gereken yere kuvvetli kirişler getirmek, muvazenesiz çerçeveler oluşturmak yerine dengeli ve stabil bir statik yapı oluşturursak depremden etkilenme oranımızı oldukça düşürmüş oluruz.

d.       Osmanlı şehirleri genelde birbirine saygılı ve gökyüzünü hedef almamış alçak ve az katlı binalardan oluşmaktadır. Biz de bugün için yapacağımız şehirleri, birbirine saygılı tek veya iki katlı meskenlerden ve yapılardan oluşturursak gelecek depremlerde az zarar görmüş oluruz.

e.       Türkülere mal olmuş Malabadi Köprüsü, biliyorsunuz bir zamanlar yanına betonarme yeni bir köprü yapılınca küçümsenmiş ve kullanılmaz olmuştu. Günün birinde gelen aşırı yağışlarla yeni köprü sele kapılarak gitmiş ve beğenilmeyen eski taş köprüye muhtaç olunmuştu. Bu nedenle yeni yapılarımızı yaparken hiç olmazsa eskileri kadar sağlam ve dayanıklı yapmaya çalışmalıyız.

f.        Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yapı yapılırken şayet eski yapı varsa sağlamlaştırılarak ve/veya yanına ilaveler yapılarak kullanımına devam edilmiştir. Burada hem eski mimarimize gösterilen bir saygı ve anı değeri olarak eski yapılar kullanılırken, ekonomik olarak da israftan kaçılarak kaynakların başka yerlere kaydırılması düşünülmüştür. Bu nedenle koruyabileceğimiz eski yapıları olduğunca koruyarak, fonksiyonel olarak onları ıslah etmemiz hem geçmişe saygı yönüyle hem de ekonomiye katkı yönüyle değerlendirilebilecek hususlardandır.

 

 

YAPILABİLECEK TAVSİYELER:

1.                  Şehirlerin yerleşim yerlerini fay hatlarından uzak yerlerde seçmek, jeolojik yönden uygun olmayan yerlere şehir inşa etmemek veya masrafını çekebilecek durumumuz varsa zemini güçlendirmek,

2.                  Statik hesaplarda deprem emniyet katsayısını gelebilecek en yüksek deprem derecesine göre almak,

3.                  Kat yüksekliklerini tespit ederken olabileceğin bir aşağısını almak sağlam bir metot olacaktır,

4.                  Tatbikatta demir donatı, beton vesair malzeme ve uygulamayı kitabına göre yapmak,

5.                  Aslında betonarme gibi bir taşıyıcı sistemden vazgeçerek Japonların bize önerdikleri çelik taşıyıcı sisteme geçmek,

6.                  Yapılacak betonarme ve diğer türdeki yapılar için yukarıda saymış olduğumuz hataları yapmamak,

7.                  Şehirlerin oluşumu ve binaların şekillenmesinde yukarıda saydığımız eski eserlerimizdeki hususiyetlerini günümüze adapte etmek, geliştirmek,

8.                  Gerek eski eserlerimizi korurken, gerekse yeni yapılarımızı oluştururken rant kaygısı ve siyasi hesaplardan arınmak, tamamen işin tekniğini ve gereğini düşünmek,

9.                  Bu konuda tüm ilgililerin eğitimini yapmak.

 

Mimar
ZELZELE SAYFASINA DÖNÜŞ

© Mimar'ın Sitesi, Bu sayfa Mimar tarafından hazırlanmıştır. 1999-2001